Umudun o çirkin yüzüne tükürmek için .....

UMUDUN MANİFESTOSU

21.12.2006 - Ben devrimcimiyim ??

Türk Dil Kurumunun resmi sitesinde arama motoruna” simitçi” yazarsanız, “simit yapan yada satan kimse” der. Aynı şekilde “gözlükçü” olarak arama yaparsanız, “ gözlük yapan yada satan kimse “ olarak çıkar karşınıza. “halıcı” aramasında da “ halı dokuyan yada satan kimse” cevabına ulaşırsınız. Yani sözcüğün sonuna gelen (cı-ci) ekleri isimden yada fiilden isim üretmeye yarıyor. Halı-cı, ekmek-çi, simit-çi, emi-ci, vuru-cu, koru-cu…Bunları uzatabiliriz. Biz konumuza dönelim. DEVRİMCİ kimdir? Ne iş yapar?

Yine TDK kaynağına dönersek Devrim tanımında “Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik.” Diye yazar. Devrimci tanımında ise “1-Belli bir alanda hızlı, köklü ve nitelikli değişiklik yapan kimse, 2- Devrim yapan veya devrime bağlı olan kimse” yazar. Bizlerin anladığı ve kullandığı devrimci tanımı ikincisine daha fazla uyuyor sanırım. Ben de ondan yola çıkacağım. Simit-çi : simit yapan ya da satan kimse, halı-cı: halı dokuyan ya da satan kimse pekiyi Devrim-ci: devrim yapan yada devrime bağlı olan kimse. Buraya kadar sorun yok sanırım.

Devrim yapmadığımıza göre yani henüz bunu beceremediğimize göre devrime bağlı olan kimse olmamız lazım. Fakat ortada henüz yapılmış bir devrim de olmadığına göre, bağlı olacağımız bir devrim de yok. O zaman yukarıdaki devrimci tanımına; “devrim yapmak için yola çıkan , kendini devrime adayan kimse ya da örgüt” ü eklersek yanlış yapmayız değil mi? Evet tekrar dönelim konumuza. Yani Devrimci, kendini devrime adayan, hayatını devrim mücadelesiyle tamamlamaya karar veren bu uğurda savaşan kimsedir. Bu uğurda bedel ödemekten kaçınmayandır. Yani devrimcilik , devrimci’ nin mesleğidir. Amatör değil profesyoneldir. Şimdi sormak lazım. Bu adamın mesleği devrimcilikse ne yer ne içer, geçimini nasıl sağlar. Bu adam robot mudur? Devrimden başka şey düşünmez bir asker midir? Mesela bir memur, devrimci olamaz mı? Ya da bir öğrenci devrimci olamaz mı? Bir işçi aynı zamanda devrimci de olamaz mı? Devrimci bu düzende yaşadığına göre , ilişkilerini bu düzene göre yürütmüyor mu? Pekiyi bu sisteme göre ilişkilerini düzenleyen biri devrimci olabilir mi?

Soruları çoğaltmakta mahzur yok. Soru sormak ve bu soruların cevabını aramak devrimcilerin işidir. Bir memur, sabah saat 8 ile akşam 5 arası memurluk yapar. Bu sırada devletin vermiş olduğu görevleri yerine getirir. Ve bu görevleri yerine getirirken, yine devletin koyduğu kurallara uyarak çalışır. Memurluk onun mesleğidir. Pekiyi bu memurun devrimci olduğunu varsayalım. Ve bu memura soralım. Devrimci memur musunuz? Cevap: Evet. Bize “evet “ cevabı vermesine rağmen, cevap yanlıştır. Çünkü söyleminde “ evet, memurum ama devrimci memurum “ demektedir. 2 sıfat yan yana geldiğinde belirleyici olan ikinci sıfat olmaktadır. Kırmızı elma, yeşil elma, sarı elma örneğinde ki gibi, asıl olan elma olmayı becermektir. Yukarıdaki örnekte devrimci memur “memur” olmasının altını çizmektedir. Aynı şey Devrimci İşçi, devrimci öğrenci , devrimci sanatçı için de geçerlidir. Belirleyici ve altı çizili olan ikinci sıfattır. Oysa profesyonel devrimci olmanın ilk koşulu, devrimciliğin altını çizmektir. Evet ben “Memur Devrimciyim” “İşçi Devrimciyim” “Öğrenci Devrimciyim” Devrimci der ki; “Benim asıl işim Devrimciliktir. Ben hayatımı devrime adadım. Bütün ilişkilerimi devrime olan inancım ve örgütüme göre belirlerim. Hayatımın her alanında devrimci kararlılık, devrimci irade ve devrimci ahlak vardır. Devrimcilik benim hayatımın belli zaman dilimlerine sıkıştırdığım bir hobi değil benim işimdir.Çünkü devrimcilik hayatı yorumlama sanatıdır.” Şimdi sakın verdiğim örneklere bakarak, Yol Arkadaşı kelime peşinde demeyin. Örnekleri uzun uzun verdim. Eğer insan Devrimciliği içsel bir olgu haline getirmişse, ha “devrimci işçi” ha “işçi devrimci” demiş sorun yok. Yapmaya çalıştığım, yalnızca, beyninizde bu tartışmayı şekillendirmek. Devrim ve devrimcilik kavramlarının içinin boşaltılmasına izin vermemek.

Bir adam düşünün ki; yalnızca devrimciyim demek hoşuna gidiyor. Boş zamanlarında oturduğu bilgisayar başında sosyalist bir siteye girip 3-5 yazı yazmakla kendini tatmin ediyor. Bu sırada örgütsüz, tek başına. Dışarıda birileri öldürülüyor ama bizim internet devrimcisi sıcak evinde çayını yudumlaya yudumlaya yorum yapıyor. Kendi topraklarından çok uzaklarda olan bir olayda “enternasyonalistlik” taslıyor. Ama kendi topraklarında olan zulüme sessiz kalıyor. Çünkü devrimciliği hala içselleştirememiş. Aynı adam, cezaevinde tecrit koşullarına karşı direnen ve bedenini ölüme yatıran devrimcilere duyarsız kalırken sokakta yağmur altında miyavlayan bir kedi için manzumeler yazabiliyor. Aynı adam, Küba’ya Venezüella’ya selamlar yollarken, Zapatistalara övgüler düzerken Kürdistan lafını duyduğunda tüyleri diken diken oluyor. “Kürt sorunu diye bir şey yok, biz yüzlerce yıl iç içe yaşadık, emperyalistlerin oyunu bu” derken Kürt halkına karşı geliştirdiği Türk milliyetçisi duygularla emperyalizme hizmet ettiğini düşünmüyor bile. Hala içindeki çocuksu duygusallığı bırakıp devrimci bilinci hayata geçiremiyor. Biraz okusa, biraz araştırsa, önderim liderim dediği Marks’ı, Engels’i, Lenin’i okusa, Sosyalistlerin olaya nasıl yaklaşması gerektiğini kavrasa sorun kalmayacak. Ama o okuma tembeli. Marks’ı okumadan Marksist, Lenin’i okumadan Leninist olmak kolayına geliyor. Deniz Gezmiş’e ya da CHE’ ye duyduğu sempati onu devrimci yapmaya yetmiyor. Çünkü devrimci sorgulayandır. Devrimci okuyan araştırandır. Sol bir gazete alıp okumak, Grup Yorum dinlemek, devrimci olmaya yetmiyor. Aynı adam, okulunda, işyerinde, okuyan yada çalışan bir kadın’a salt cinsel temelli yaklaşırken, her türlü ahlaktan yoksunken, evinde annesine, bacısına yada karısına hizmetçi muamelesi yapmaya devam ediyor. 8 Mart’larda kadınlara karanfil vermek devrimci olmaya yetmiyor. Çünkü devrimcilik bir ahlaktır. Aynı adam hiçbir konuda meselelere kafa yormaz. Nasıl olsa birileri düşünür birileri yapar, mantığıyla havaleci, baştan savmacı bir tutumla yaklaşır olaylara. Düşünmekten kaçar, işten kaçar, örgütlü olmaktan kaçar. Çünkü örgütlü olmak, disiplinli olmaktır, hamal olmaktır, sorumlu olmaktır. Devrimci, örgütlü insandır. Forum sayfalarında devrimci örgütlere hakaret dolu sözler yazıp, ben bilirim tavrı , devrimci olmaya yetmiyor. Devrimci devrime kilitlenmiş sevda adamıdır. Yoldaşlığın kıymetini bilir. Kendisiyle anı örgüt aynı yapı içinde olmasa bile, devrimcilere saygı duyar, onlara yoldaşlık bağıyla sevdalıdır. Siper yoldaşlığının bilinciyle, devrimci dayanışmayı yüceltir. Oligarşinin, binbir türlü oyunu “siper yoldaşlığı “duvarına çarpar, dağılır. Devrimci, günlük çıkarlar için gerçekleri görmekten ,konuşmaktan da kaçmaz. Hatalı gördüğü bütün devrimcileri ve devrimci grupları , dostça eleştirmekten vazgeçmez. Eleştiri-özeleştiri mekanizmasını, devrimcileştirici-dönüştürücü bir silah sayar. Devrimci savaşçıdır. Dünyanın neresinde olursa olsun, kime karşı yapılırsa yapılsın her türlü haksızlığa karşı çıkar. Bu Somali’de katledilen zenci olur, İspanya’da bir Katalan olur fark etmez. Devrimci haklıdır ve haklıdan yanadır. Üniversite kapısında türbanından dolayı okula alınmayan kız çocuğunun yanındadır ama yoksulların inancını sömüren din tüccarlarının da karşısındadır.

Şimdi oturup koltuğa, yaslanalım arkamıza. Niklerimiz, Devrim-Deniz-Che sözcüklerinden türetilmiş isimler. Her birimiz devrimci-sosyalist olduğumuzu iddia ediyoruz. Şimdi soruyu kendimize soralım. Ve bir kere olsun, dürüstçe cevap verelim.BEN DEVRİMCİ MİYİM?

(alıntıdır.....)

EkleBunu Sosyal Paylaşım Butonu
Yorum yaz!

2007-07-29 00:23:45 - devrim diye bir şey yoktur*

Yazan: isimsiz


gerçekçi ol imkansızı iste*

tarih tümüyle bütün ilişkilerinde (karmaşık,sıradan,basit derin)sınıf mücadelerinin tarihidir,her zaman iki yol vardır ve yol her zaman yürüyüş öğretir...

atesinsesi
Bağlantı

2007-06-09 05:20:58 - iyi sabahlar

Yazan: asmin_lorin@msn.com
yazın güzeldi..
soruna gelince bizler kendimize soru sorma özürlüsü bir halk olduğumuz için yaşamımıza kattığımız sıfatlarla yaşıyoruz her ne kadarda içini dolduramasakta ,ilk olarak sormamız gereken ne kadar insanız?
Bağlantı

2007-04-30 11:03:48 - Merhaba

Yazan: sevdalibulut
"Bir ışık olabilmek ".. Devrimciliğin tanımlarından biri olarak sayılabilir mi. Elbette kastedilen sadece kendini aydınlatan bir ışık olmak değil..
Dostlukla
Bağlantı

2006-12-27 12:38:01 - ......

Yazan: obsesif
İnsanlar, sorunlarını bir anlatmayagörsünler, sanırsınız ki, aynı sorunu bir tek kendileri yaşıyordur. Öyle düşünürler çünkü öyle düşünmeye alıştırılmışlardır. Kimisi, şanssız doğduğunu; kimisi, Allah’ın kendisini sınadığını; kimisi, işlerin insanlar eskisi gibi sıcak olmadıkları için yolunda gitmediğini vb. düşünür. Oysa, biraz geri yürüyüp büyük resme bakıldığında, hepsinin kökü, temel bir yapıya uzanıyor: ‘Vahşi kapitalizm.’






Bu yazıda, ‘Amerikan rüyası’ diye yere göğe sığdırılamayan düzenin akıl hastalıklarını üretim sürecini sayılamasal verilerle açımlayacak ve bunun dışında, çeşitli değerlendirmelerde bulunacağız.






Amerikan Rüyası? Amerikan Kabusu?




Bugün Amerika’da işgücünün 1/4’ü, geleneksel olmayan bir işkolunda, yarı-zamanlı ya da geçici olarak, güvencesiz bir biçimde çalışıyor ya da tek kişilik işletme olarak etkinlik gösteriyor.




10’da 4’ü, 9:00-18:00 saat aralığı dışında çalışıyor. Yani akşamları, geceleri ve haftasonları.




Ortalama bir Amerikalı emekçi (beyaz yakalıları da içermek üzere), yılda 1800 saatten fazla çalışıyor. Bu, Almanyalı emekçilerin yıllık çalışma saatlerinden 350 saat fazla; Japonyalı emekçilerinkinden biraz fazla.




Amerikalı emekçilerin iş değiştirmeleri oldukça zor. Yeni bir işte daha düşük aylıkla ve daha zor koşullarda çalışabiliyorlar. Dahası, 1970’lerden beridir, 10 Amerikalı’dan 7’sinin aylığı, ya değişmiyor ya da düşüyor.




İş stresi yüksek. Amerikalılar’ın %30’dan fazlası, işyerinde herzaman stres altında olduklarını söylüyor. % 25’i, verilen işi gerçekleştirmek için yeterli çalışan olmamasından yakınıyor.




% 62’si, iş etkinliklerinin ve sorumlulukların son 6 ayda arttığını ve bu yoğunluk nedeniyle, geçen yıl, ücretli yıllık izinlerinin tümünü kullanamadıklarını söylüyor.




% 53’ü, işin, kendilerini aşırı bitkin ve yorgun yaptığını söylüyor.




İş stresi ve iş stresiyle başa çıkmak için uygulanan sağlık izlencelerinin giderleri, 300 milyar Dolar’ı aşmış durumda! İngiltere’de, iş stresi kaynaklı hastalıklar nedeniyle yıllık işgünü kaybı, toplamda, 13 milyon işgünü! Amerika’da, 1990’da, emekçilerdeki başat çöküntüden (major depression) ileri gelen işgünü kaybı, 23 milyar Dolar tutuyor. İş kazalarının % 80-90’ı, iş stresi kaynaklı ‘kişisel’ (!) sorunlardan ileri geliyor. Stres yönetimi işkolu, yılda 11.7 milyar Dolarlık bir paya sahip.




Bunlar, işyerlerinde yaşanan durumlar. İşyerlerinde yaşananların dışarıya da doğal olarak etkisi oluyor: Emekçiler, düşük aylık aldıkları için, şehir dışında oturmak zorunda kalıyorlar. Toplu taşıma araçları kalabalıklaşıyor. Milyonlarca insan, her gün uzun saatlerini taşıma araçlarında geçiriyorlar. İnsanlar, birden fazla işte çalışmak zorunda kalıyorlar. Ana-babanın ikisi birden çalışıyor. Uzun saatler boyunca çalıştıklarından, çocuklara zaman ayıramıyorlar. Doğaldır ki, boşanmalar yaygın. Ayrıca, Amerika’da, onlu yaşlardaki kesimin % 9’u, okula gitmiyor ve çalışmıyor.




Alkol ve uyuşturucu bağımlılığı, kadına ve çocuklara yönelik şiddet yaygın. Kendi canına kıymayı tasarlayanların sayısı, az değil. Yine doğaldır ki, Amerika’da, belli tür ‘akıl hastalıkları’ yaygın. Yaklaşık 10 milyon Amerikalı, başat çöküntü yaşıyor. Doktora gidenlerin % 50-70’i, yansıyapısal (psikolojik) rahatsızlıklar nedeniyle gidiyor. Çoğu sağlık sigortası, yansıyapısal rahatsızlıkları sigorta kapsamında değerlendirmiyor.






Bu Kabus Amerika’ya Özgü mü?




Bütün bunlar, Amerika’ya özgü mü? Elbette değil. Amerikancı bir kalkınma anlayışını gerçelleyen her ülkede tablo, aynı. Bunlardan en acısı, Japonya. Japonya’da binlerce insan, her yıl, uzun iş saatleri nedeniyle, beyinden ya da kalpten ölürken; yine binlerce insan, bunalıma girip kendi canına kıyıyor. Japonya’da, sokakta, metroda ya da bir lokantada, üstünde takım elbiseleriyle yerde uyuyakalmış insanlar görürseniz şaşırmayın. Aşırı çalışma nedeniyle kendi canına kıyma, Japonya’da o kadar yaygın ki, Japonca’da ayrı bir adı bile var: karoşi.




Karoşinin de yine Japonya’ya özgü olmadığını biliyoruz. Amerika, bir karoşi cenneti. Geçen haftalarda, Çin’de, dördüncü akademik karoşi olayı, haber oldu. Üniversiteler bile, öğretim üyelerine, at yarışı gibi bir ‘akademik’ (!) ortam sunuyor. Çin’de, Avustralya’da, Fransa’da, Kanada’da vb., devletten daha fazla parasal destek alabilmek için, çok sayıda doktora öğrencisi alınıyor. Sonra ne oluyor? Binlerce doktoralı işsiz ve binlerce, akademide bir biçimde kadro bulabilmiş, çok sıkı çalışan karoşi adayı… (Karoşi konusunu burada kapatıyoruz, çünkü bir sonraki yazıda ayrıntılı ele alacağız.)




Çalışmak kötü de, işsizlik daha mı iyi? Burada sözkonusu olan, bir kaçınma-kaçınma çatışması: Çalışmak da kötü, işsizlik de kötü. Amerikancı kalkınma anlayışının egemen olduğu ülkelerde, işsizliğin ve ne acıdır ki yukarıda dışavurduğumuz gibi, doktoralı işsizliğin ve bunun yanında, cinsel fuhuşun ve akademik fuhuşun yaygın olduğunu görüyoruz. Kim ekmek verirse, onun dediği yapılıyor; onun dediği doğru oluyor. Amerikancı tutumbilimciler (iktisatçı), birkaç yıl öncesine dek, ‘Amerikan rüyası’nın başarısını (!) öve öve bitiremiyorlardı. Sonra, çevrebilinççi (ekolojist) araştırmacılar, ‘dışsallıklar’ (externalities) kavramına dikkat çektiler: O başarılar sağlanırken, doğal kaynaklar tüketiliyor muydu? Şimdi, aynı tutumbilimciler, hesaplamalarına, bir diğer dışsallık olarak, ‘akıl sağlığı’nı koyuyorlar. Dışsallıklardan yalnızca biri…






Savaşların Ürettiği ‘Akıl Hastalıkları’




Elbette, bunlar dışında, günümüzde, bir başka çarpıcı olgu var: Şu an, dünya üzerindeki her 5 ülkeden 1’i, savaş durumunda ve toplamda yaklaşık 40 savaş yaşanıyor. 20. yüzyıldaki savaşlarda, doğrudan ya da dolaylı olarak yaklaşık 190 milyon insan öldü. Bunların yarısı, silahsız halk. Yalnızca 2000 yılında, 300,000’den fazla insan, sıcak çarpışma sonucu öldü. Hergün 800’den fazla insan, yani her saat 30 insan, çatışma sonucu ölüyor. Şu an, savaş nedeniyle, siyasal sığınmacı olmak durumunda kalmış yaklaşık 100 milyon insan var.




Birinci Paylaşım Savaşı’ndan beri, öldürülenler içinde, sivil halkın oranı, artışta: Geçen yüzyıl başında % 20’den az olan bu oran, 1980’lerde, % 70’lere; 1990’larda, % 90’lara fırlıyor! Sağ kalan halkın yarısı, Örselenme Sonrası Stres Bozukluğu yaşıyor. (Amerika’da bu bozukluğu yaşayanların sayısı, yaklaşık 5 milyon.) Sağ kalan halkın % 10’unda şiddetli ‘akıl hastalıkları’ görülüyor. Yine yarısında, devlet korkusu yerleşiyor; % 60’ı, intikam duygusuyla yanıp tutuşuyor.




Bu savaşların da köküne indiğimizde, yine ‘vahşi kapitalizm’ ya da despotluk düzenleriyle karşılaşıyoruz. Bir yandan, işyerlerinde baskılanan, bir yandan ‘vahşi kapitalizm’in işyeri dışında ürettiği toplumsal vahşete (örneğin, tinerci çocukların saldırısı ya da hırsızlık) maruz kalan insanlık, bir yandan da, elini kolunu sallaya sallaya istediği ülkeyi işgal eden ve savaşlarda ölen sivil halk oranındaki dev yükselişin sorumlusu olan Amerika başta olmak üzere sömürgeci güçlerin insanlarda yarattığı siyasal yabancılaşma ve etkisiz ve güçsüz olma düşüncesiyle, kendi canına kıymaya, ölene dek çalışmaya ve ‘akıl sağlığı’nı yitirmeye itiliyor: Dünya üzerindeki her 4 aileden 1’inin ‘akıl hastası’ olan bir yakını var. Dünya Sağlık Örgütü’nün hesaplamalarına göre, dünya üzerindeki 450 milyon insan, bir ‘akıl hastalığı’ yaşıyor. Her yıl, 1 milyon insan kendi canına kıyıyor.




Dünya üzerinde milyonlarca asker var. Bilindiği gibi, paralı askerlerin çoğu, yoksullardan çıkıyor. Zaten dünya tarihindeki tüm savaşlar, egemenlerin kendi aralarındaki paylaşım savaşı olagelmiş ve herzaman iki ülkenin yoksulları savaştırılmıştır. Halk savaşı veren hareketlerin tabanları da, savaştıkları orduların tabanları da yoksullardan çıkmaktadır. Bu durumun en çarpıcı örneklerinden biri, Nepal’de savaşan Maocu gerillalardan gelmekte. Gazetecilerin Halk Ordusu’na katılan köylülerle yaptığı söyleşilerde, “Biz topraksız köylüleriz. Ordu’ya katıldık, çünkü yaşamak için başka bir seçeneğimiz yok” diyorlar. Aynı yoksulluk, piyango çekilişlerini ve benzeri şans oyunlarını besliyor.






Günümüzde ‘Görece Yoksunluk’ Genellenmiştir!




Bütün bunlar daha önce de vardı. Peki günümüzde ne değişti? Günümüzde, önemli bir fark var. Önce ‘görece yoksunluk’ kavramını açıklayalım. İnsanlık tarihine baktığımızda, birçok başkaldırının en ağır koşullarda bulunanlarca değil görece daha iyi durumda olanlarca başlatıldığını görüyoruz. En alt kesim, yoksunluk yaşamaktadır. Ama onların yoksunluğu, mutlak bir yoksunluktur. Başkalarının ne kadar iyi koşullarda yaşadıklarını bilmezler. Kendi iç –toplumsal- dünyalarında yaşamaktadırlar. Bu nedenle, yaşadıkları koşulların çok doğal olduğunu sanırlar. Oysa görece daha iyi durumda olanlar, üst sınıfla birebir ilişki içinde olduklarından, onların yaşadığı iyi koşulları görmekte; “bizim neyimiz eksik?” demektedirler.




Bu örüntü, Amerika’da Zenci ayaklanmalarında gözlemlenmiştir. Başka bir örnek, Hindu dinine ve onun kast düzenine başkaldırmış Buda ve Mahavira’dır. Bilindiği gibi, Buda, Budacılık dininin, çağdaşı Mahavira ise Caincilik dininin kurucularıdır. Buda da Mahavira da, en alt kasttan (Şudralar: Emekçiler) ve kasttan sayılmayan Paryalar’dan (Dokunulmazlar) çıkmamıştır. Buda ve Mahavira, en üst kastın bir altı olan Kşatriyalar’dan (Savaşçılar) gelmekteydiler. Görece yoksunlukla yoğrulmuş günümüz varoşları, en etkili başkaldırı gizilgücünü taşımaktadır. Görece yoksunluk, Caddebostan’da denize girebilmek ama Caddebostan’da oturamamaktır. Görece yoksunluk, yaşantıları gerekçe gösterilerek, ama gerçekte, Caddebostan’da oturamadıkları için, aşağılanmaktır.




Oysa günümüzde artık, iletişim araçlarının yaygınlaşması ve özellikle görsel araçların gündelik yaşamın her alanına girmesi, görece yoksunluğu, her sınıftan insana genellemiştir. Televole türü izlenceler, bilinçli ya da bilinçsiz bir biçimde, Türkiye’deki gelir uçurumunu gözler önüne sererken; yabancı filmler de, ülkeler arası ve ülkelerin yoksulları arasında karşılaştırma yapma olanağı sağlamıştır. Bugün Türkiye’de onbinlerce eğitimli genç, Türkiye’de beyaz yakalı bir işte çalışabilecekken, Avrupa’da ya da Kanada’da, kol emeği gerektiren işleri ya da sandviç satmak gibi hizmet kesimine ilişkin işkollarında çalışmayı yeğlemektedir. ‘Vahşi kapitalizm’, eğitimli gençleri, kendilerine “ben neden bir baltaya sap olamadım?” sorusunu sormaya iten bir düzendir.




Ortanın üstü koşullarda yaşayanlar bile, ekranda gördükleriyle “benim neyim eksik?” ya da “benim niye şuyum yok?” diye sorarken, yoksulları uyutmak, ancak dinle ve milliyetçilik aldatmacasıyla olmaktadır.






Avrupa’da Irkçılık Yaygın Çünkü…




Avrupa’da ırkçılık yaygın, çünkü Avrupa’da işsizlik oranı artışta ve yoksulluk da gün geçtikçe yaygınlaşıyor. Türkiye gibi merkezkaç ülkelerindeki milliyetçilerin yaptığı gibi, bir günah keçisi aranıyor. Günah keçisinin saptanması, insan zihninin işleyiş ilkelerinden etkileniyor: Görsel ve yaşantısal olarak daha belirgin olan insan toplulukları, günah keçisi yapılmaya, diğer bir deyişle, bizim içimizdeki kötülüklerin dışsallaştırılma aracı yapılmaya daha uygun. Aynı biçimde, gerçekleştirdiği siyasetkırımlara (politicide) karşın, Stalincilik’in Rusya başta olmak üzere eski Sovyet ülkelerinde son zamanlarda canlanması da, aynı etmenle açıklanabilir. Moskovalılar şöyle diyorlar: “Eskiden Kızıl Meydan’da dilenci olmazdı.”




Avrupalı ırkçıların tabanının işsizler ve emekçilerden kotarıldığı doğru. Bu topluçıldırıya üst sınıflar da katılabiliyor, çünkü bir Türkiyeli’nin ya da bir Faslı’nın zengin olmasını kaldıramıyorlar. Böylece, Avrupalılar, bir ortaklık zemini bulmuş oluyorlar. Türkiye’de günü gelince heryerin bayram ya da kandil kutlamalarıyla doldurulması gibi, Avrupalılar da birbirlerine, toplu olarak, göçmenlerin ne kadar ‘geri zekalı’ olduğuyla ilgili fıkralar gönderebiliyorlar. Türkiye’den bir örnek daha verelim: Arkadaşınız için, arkadaşınızın ailesiyle, kız istemeye gidersiniz. Kız tarafı, her tür ilk tanışmada olduğu gibi, konuşma için, ortak bir zemin arar. Bu, iki ortayaşlı erkek arasında olsaydı, askerlik muhabbeti olurdu. (Eskiden, “nerelisin hemşerim?” ya da “hangi takımlısın?” diye de başlanırdı ama artık insanların nereli olduğu ya da hangi takımlı olduğu, ortak zemin değil kavga konusu oluyor.) Kız tarafı, konu bulmak için uğraşırken, hemen bulur: “Aleviler, bacılarıyla yatıyorlarmış biliyor musunuz?” der ya da “Bilmemkim topmuş” ya da “Bilmemkim Hıristiyan’mış” der. Arkadaşınız, Alevi de olabilir, İsacı da olabilir, eşcinsel de olabilir. Farketmez. Burada kız tarafı, heptengidimsel (abductive) bir mantık uygulamaktadır. Bu tür, “biz bize benzeriz” saldırıları, her toplumda vardır. Avrupa’yı bu noktada, diğer toplumlardan ayrı görmemek gerekir.




Genellenmiş görece yoksunluk, Avrupa toplumları için de geçerlidir. Avrupa’nın alt sınıfları, orta sınıfları, üst sınıfları diyorlar ki, “benim kendi ülkemde, onlar nasıl benden daha iyi koşullarda yaşar?!” Öyle ya, ‘yabancılar’ ya ülkeden kovulmalı, bu yapılamıyorsa, en fazla kol emekçisi olabilmeliler. Böylece, gerçel sömürgecilik günlerindeki toplumsal yapı, yeniden sağlanmış olur.




Kısacası, Avrupa’daki ırkçılık, diğer toplumlarda da olduğu gibi, bir sınıf sorunudur.






Yansıbilimciler Ne Yapıyorlar? Ne Yapmalılar?




Öldürülesiye ya da çıldırasıya çalıştırılan emekçiler, stres yönetimi izlencelerine, dalınca (meditation) ve bilişsel sağaltıma yönlendiriliyor. Veriler tartışmalı olsa da, özellikle bilişsel sağaltımın etkili olduğu bildiriliyor. Peki yansıbilimciler (psikolog), çıldırasıya çalıştırılan emekçilere nasıl bir yardımda bulunuyorlar? Yaşadıkları sıkıntıların sınıflı toplumların bir ürünü olduğunu anlatıyorlar mı? Kendileri gibi milyonlarca insanın aynı sıkıntıları çektiğini, onlarla kaynaşmanın ve Reha Yünlüel’in “tutunamayanlar birbirlerine tutunmalıdırlar” sözünü gerçekleştirmenin en etkili çözüm olduğunu ve sorunlu olanın kendileri değil, insanlığı yıkıma süreklemekte ısrarcı tutumuyla ‘vahşi kapitalizm’ olduğunu anlatıyorlar mı? Yo. Peki bunları anlatmıyorlarsa, bu yansıbilimcilerin öldürülesiye ya da çıldırasıya çalıştırılan emekçileri yeniden ‘vahşi kapitalizm’in kucağına bırakmaktan öte bir işlevleri olabilir mi? Öyle anlaşılıyor ki, yansıbilimciler, ‘vahşi kapitalizm’in klinikteki temsilcileridir.




Burada şunun da altını çizmek gerekir: Yansıbilimcilerin kendileri de emekçidir ve onlar da, ‘vahşi kapitalizm’in saldırganlığıyla inim inim inlemektedirler.




Yansıbilimcilerin ne yapması gerektiğini yukarıda az çok açımlamış olduk. Buna ek olarak, yansıbilimciler, ‘vahşi kapitalizm’in insanlığa karşı işlediği suçların bilincinde olmayan yansıbilimcilerin hazırladığı tanı ve hastalık sınıflandırmalarına güvenmemeli, bunları sorgulamalıdır. Ayrıca, ‘hastalıklı toplumsal yapılar’ türü kavramsallaştırmalarda bulunmayan yansıbilimciler, Amerikancı bilimcilik anlayışının her olayı bireyler düzeyinde açıklama yanlışına düşmüş olurlar (örneğin, “Bush’un kişiliği şöyle şöyle olduğu için Amerika Irak’a girdi” ya da “Hitler, hastaydı; Stalin, deliydi” vb.). Nasıl ki, bireyler, içine doğdukları ve içinde büyüdükleri toplumsal koşullardan bağımsız olarak düşünülemez; ‘akıl hastalıkları’ da, onları üreten toplumsal düzenlerden bağımsız olarak düşünülemez. Son olarak, burada, neden ‘akıl hastalıkları’ sözünü tırnak içine aldığımızı belirtelim. İki nedenimiz var: Birincisi, neyin hastalık sayılıp neyin sayılamayacağı çok tartışmalı; ikincisi, akıl kavramı ve ortada bir hastalık varsa, bu hastalığın akıl diye ayrı bir öğeden kaynaklanıp kaynaklanmadığı da çok tartışmalı…




‘Vahşi kapitalizm’, insan düşmanlığını belki onyıllarca sürdürecek. Ancak, “bindiğin dalı kesiyorsun” diye uyaracak Nasreddin Hocalar da öldürülesiye ya da deliresiye çalıştırılmış olduğundan, ‘vahşi kapitalizm’in bindiği dalı kesip kesmediğini belirleme görevi verilmiş kafa emekçileri de, yorgunluktan uyuyakalacaklar ve uyandıklarında, ne o dar ağacından ne de daldan eser kalmamış olduğunu görecekler…



Bağlantı

<- Son Sayfa :: Sonraki Sayfa ->

Tek bir amaç ugruna soluk alıp verirken hersey öylesine yaşamak için..

Umut nedir?Nerelerde aranır ?

Bağlantılar

Ana Sayfa
Profilim
Arşiv
Arkadaşlarım
e-posta

DOSTLARIM

candenizim
picassobelkiyinegelirim
ulasozan
obsesif
hazanseli
unintended
musateker
fatma güçlü orpak
pirosuskun
kizilgun
aybikekarciga
acquavite
sevdimmm
93busra
sunde62
thegame58
nmlpk
arzumunkaralamadefteri
mavigunce


Hit Counter